James Baldwin’in Kayığı
Engin Cezzar’ın yolu lise öğrencisiyken kapıldığı tiyatro tutkusu yolunu New York’a düşürmüş, 1950’lerin Actors’ Studio’sunda öğrenci olmasını sağlamıştı. Bu okul o yıllanın en büyük starlan olan Marilyn Monroe, Marlon Brando, Ben Gazzara gibilerinin bile zaman zaman devam ettiği, bir oyunculuk mabediydi. Aynı dönemde efsanevi hoca Lee Strasberg’in yetiştirmekte olduğu drama öğrencileri arasında Jane Fonda ve James Baldwin de vardı. Cezzar ile Baldwin arasındaki tanışıklık ünlü yazarı İstanbul’a taşıdı ve biyografisine Boğaziçi yaşamını ekledi.
1950’ler Actors Studio’nun en güçlü zamanıydı. Elia Kazan gibi eğitmenleri aynı zamanda Hollywood profesyoneli ve starların oyunculuk koçuydu. Okulun her mezunu star adayı olarak iş bulur, birçok aşamayı kolayca geçerdi. Bu okula İstanbul’dan gelen tek öğrenci olan Engin Cezzar, genç bir yazar adayı olan James Baldwin’le orada tanıştı. Irk ayrımcılığının kökü henüz tam anlamıyla kazınmamıştı ve Baldwin o dönem için son derece cüretkar bir oyun projesi üzerine çalışıyordu. Giovanni’s Room adlı romanı yayımlamıştı ve tiyatroya uyarlamak istiyordu.
Hikâyedeki eşcinsel karakter rolünü oynamak isteyen Cezzar, uyarlamaya yardım etmek istediğinde, Baldwin’in bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış durumdaydı. Oysa iyi anlaşıyor, beraber çalıştıklarında yaratıcılıkları artıyordu. Dünyaya benzer gözlerle bakan iki genç ırk ayrımcılğını yok edebileceklerine inanıyordu. Baldwin’in daha önce gerçek bir arkadaşı olmadığını, dostluğu tanımlayamadığını gören Cezzar, bir gün bir öneride bulundu ve kan kardeşi olmayı teklif etti. Bu hayat boyu birbirilerine destek olma sözü verme anlamına geliyordu. Kollanna küçük birer kesik atıp akan kanı birbirine sürttüler. Artık kardeş olmuşlardı.

Sokaklarda büyümüş, itilip kakılmış, birçok istismara uğramış olan Baldwin, olağanüstü yazarlık yeteneğiyle birkaç yıl içinde ün kazanmış olsa da Amerikan toplumundan ve Harlem’den uzaklaşmayı tercih etmiş, Fransa’ya taşınmıştı. Cezzar ise dünyanın en genç Hamlet’i olma teklifini Kabul edip Istanbul’a dönmüş, parlak bir tiyatro kariyeri yazmaya başlamıştı. Kan kardeşleri yirmi beş yıl boyunca yazıştı, her fırsatta buluşup hasret giderdi. Bu ilişki 1960’lı yıllarda Baldwin’in hayatına İstanbul yıllarını da soktu. Sık sık Türkiye’ye geliyor, Boğaziçi kıyısındaki Bebek semtinde zaman geçiriyordu. Ortak dostları Yaşar Kemal, Zeynep Oral ve Cevat Çapan gibi genç yazarlarla İstanbul’daki Amerikalı edebiyat eğitmenleriydi. Engin Cezzar yine bir tiyatro yıldızı olan Gülriz Sururi ile evlenmiş, Baldwin ise asrin romanları arasına girecek olan Another Country’yi (Bir Başka Ülke) bitirmeye çalışıyordu. Sonuçta o roman yeni evli çiftin evinde bitti. Önce Rumelihisarı’nda nefis bir köşk kiraladı. Aşçı ve hizmetçi tuttu. Ardından Bebek’e yerleşti ve kardeşi David de yanına geldi. Böylece İstanbullulanın “Jimmy” diye bağnna bastığı yazar Boğaziçi kıyısında yaşamanın tadına vardı. 1966 yılında çekilmiş bir fotoğraf o yılların anısı. David Baldwin, Engin Cezzar, Marlon Brando, James Baldwin ve David Leeming, Sarıyer’deki Urcan Restoran’da Boğaz’da tutulmuş balıkları yiyorlar.
O yıl Amavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okuyanlar, Dorothy İz’in dünya edebiyatı dersine misafir olan ünlü Amerikalı yazarla tanışma fırsatı buldu. Baldwin’in Go Tell It on the Mountain adlı kitabını derste okumuşlardı ve yazarı karşılarındaydı. O aralar Mine ve Cevat Çapan Bebek’teki evlerinde yaşıyor ve Another Country’yi bitiriyordu. Ardından yine Bebek’te Prens Fuat Tugay apartmanında yaşadı. Sonraki yıllarda kitaplarından çok iyi gelir elde ettiğinden yine Bebek’te farklı evler kiraladı. Arifi Paşa Korusu’ndaki Nazlı Apartmanı’nda yaşarken sık sık Yalter Kitabevi’ne gidiyor, Robert College’in efsanevi hocaları John Freely ve Hillary Sumner Boyd ile görüşüyordu. Aynı okulda İngiliz edebiyatı okutan David Leeming sekreteri olmuştu ve sonraki yıllarda Baldwin’in biyografisini yazacaktı. Öğrencisi olan Sedat Pakay ise Baldwin’in Istanbul yıllarını fotoğraflıyordu. Yazıya eşlik eden fotoğraflar da Pakay’ın çektiği biyografik belgeselin kareleri arasından çıktı. Bebek’in tepesinde, Ahmet Vefik Paşa Kütüphanesi olarak bilinen tarihi binayı aradığı huzuru ve dünyanın en güzel manzarasını bulduğu yer olarak tanımlayan Baldwin’in özel bir keyfi de kayık kiralayıp kendini denize atmaktı.

James Baldwin’s Turkish Decade adlı kitabın yazarı Magdalena J. Zaborowska, Baldwin’in “Türkiye kariyerimi kurtardı” sözüne de yer veriyor. Yerel konukseverlik, ev sahiplerinin sevgisi, onu kanatlarının altına almaları ve hareket dolu İstanbul’un ortasında şaşırtıcı bir iç huzur bulması, yazarın yeni harikalar yaratmasını sağlamış. Baldwin’in kendini böyle iyi hissetmesinin en önemli sebebi de ırkçılık kavramının kırıntısına bile rastlamamış olmasıymış.
İstanbul’un Baldwin için ikinci adres olması, burada bazı işler yapmasını da getirdi. Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, 1969-1970 sezonunda John Herbert’in Fortune and Men’s Eyes (Düşenin Dostu) adlı oyunu sahneye koyduğunda, yönetmeni James Baldwin’di. Her oynandığı ülkede sansürlenen, olaylar Çıkartan oyun, islahhanedeki çocuk mahkumlann istismarını anlatıyordu. Müzikleri yapan ise Okay Temiz’le çalmak için İstanbul’a uğrayan ve tesadüfen sokakta karşılaştıkları Don Cherry olmuştu.
1971 yılında bütün dünyada savaş aleyhtarı rüzgârlar esiyordu. Vietnam Savaşı’nın en çarpıcı eleştirisi ise Hair müzikaliyle yapılıyordu. Müzikali Londra’da seyreden Cezzar, İstanbul’da sahneye koymak için koreograf arayışına girdiğinde Baldwin’e başvurdu. Baldwin “Bu işte ortağız” diyerek çocukluk arkadaşı Bernard’ı bu maceraya atılmaya ikna etti.
1987 yılında Baldwin’in ölüm haberi geldiğinde, İstanbul’daki tanıdıklarının hemen hepsi Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nun başyapıtı sayılan Keşanlı Ali Destani’nin prömiyerindeydi. Haber ağızdan ağıza dalga dalga yayıldı ve “Harlem’li Jimmy Destani” anısına akıtılan göz yaşlanıyla sona erdi.