İnternet sitemizde çerezlerden faydalanılmaktadır. Ayrıntılı bilgi için Çerez Politikamızı inceleyebilirsiniz.
DRAG
GERİ DÖN SIRENA'S WHISPER

Denizle İç İçe Yaşam Kültürü

Bazı İstanbullular insanoğlu konuşmaya başlamadan önce de şiirin var olduğuna inanır. Daha ozanlar yokken, yazmaya başlamadan önce de şiirin var olduğu iddiası, Boğaziçi’ni görenlerin içinde uyanan duyguya dayanır. Karayla deniz arasındaki ilişkinin uyandırdığı his, suyun durgunkenki asaleti ve hırçınkenki şiddeti öyle bir izlenim yaratır ki, aklı kaleminden dökülenler şiire başvurur. Onların gözünde İstanbul’un iki kıtadaki kıyıları ancak şiirle ifade edilebilir. O yüzden “yalı” denen bir yapı türü icat etmişler, yalıda yaşama ayrıcalığına sahip olanları şiir yazmasa bile şair olarak görmüşlerdir.

11 Temmuz 1752 günü, bir sandal kürekleri mis mavisi denize bata çıka, ağır ağır Kız Kulesi’ne yanaştı. Kızlarağası Hattat Beşir Ağa kuleye hapsedildi. Malum, ferman mührün; mühür efendimizin o zamanlar. Beşir Ağa, efendimiz Sultan I. Mahmut’un en yakınlarından. Sarayın kaderi ise entrikalar, iktidar muhasebeleri, sir, giz ve vurulan boyunlar o zamanlar. O zamanı görenler demiş ki, “Hattat Beşir Ağa boynu vurulacağını anlayınca bir heybeyi deryaya salmış.” Tarihin sırları sadece mekânlarda gizli değil yani; denizin dibi de geçmişin gizli bir mabedi. Boğaziçi tarihin sırdaşı. Bize bilgi olarak kalan, tarihin yarısı olan karadakiler. Diğer yarısı tarihin kendisine kalıyor.

Derler ki, İstanbul’un su altı bir hazinedir. Hem de geçmişin herhangi bir kısmının değil, her zamanın hazinesi. Alexandria’dan, Rodos’tan, Yerushalayim’den, Tir’den, Smyrna’dan, Salamis’ten, hangisinden yola çıkarsa çıksın, üç tekneden birinin rotası aynıdır. Çünkü burası o enginlere sığmayan Levant diyarının limanıdır. Hep de öyle kalmıştır. Boş yere buraya Dersaadet(Mutluluk Kapısı) dememişler. Gecenin kokularıyla bu işlek kıyılara demirleyen gemiler, argonotlardan beri bu şehre denizden gelenler, benzer hayranlık izlenimleri dile getirmiştir.

Kâhin Kral Phineus, Teselya’dan Altın Post’u aramak için yola çıkan Argo teknesinin mürettebati argonotlara Boğaz’daki çarpışan korkunç kayalardan nasıl geçmeleri gerektiğini anlatmıştı. Önleri sıra bir güvercin uçurmalarını, kuş suya konarsa yol değiştirmelerini önermişti. Onlar bu öğüdü dinleyip Karadeniz’e geçti; ama ya bilmeyenler? Yüzeye yakın kayaların köpekbalığı gibi kaç gemiyi ısırdığını ne Homeros bilir ne de Argonotika’nın yazarı Rodoslu Apollonios.

Bir istavrite soran öğrenir oysa. Burada ne zaman ne olmuş en iyi onlar bilir. Derler ki, istavritlerin konuşmama sebebi çok bilmeleridir. İnanılması güç bir şey daha derler: Bir gün gelip Boğaziçi’nden sular çekildiğinde, orta yerde gizli kalmış bir medeniyet belirecektir. Kutsal Ahit Sandığı’nın, Perikles’in lirinin, Pergamon’un kitaplarının, Kleopatra’nın yakut kolyesinin, İsa’nın gerildiği çarmıhın da bu sularda uyuduğunu söylerler. Bunlar da inanılmaz gelir. Milattan öncesinde Büyük İskender’in on binlerce askerinin Mezopotamya’dan dönerken yanlarında taşığıdı ganimeti bu suya attıklarını anlatır Ksenephon. İsteyen inanır, istemeyen inanmaz.

Yenikapı’da artık kara olan Teodosius Limanı’nda İstanbul’un su altının bir özeti bulunduğuna göre efsanelerdeki boşlukları doldurma zamanı gelmiş sayılır. Sadece limandaki batıklar değil, yedi iklim dört bucaktan gelip limana yanaşabilen gemilerin gizledikleri bir bir ortaya çıkıyor. Çünkü dere taşmış, çamur yağmış, öyle bir gün olmuş ki, tekne değil, bir liman bile yüküyle batmış.

İstanbul, Bizans döneminden başlayarak her ulustan insanın gelip geçtiği, kozmopolit bir ortam içinde gelişen bir dünya kentiydi. Fetihten sonra da bu özelliklerini korumaya devam etti. II. Mehmet eski Bizans düzenine uygun olarak kenti 13 bölgeye ayırmıştı. Azınlıklar belli semtlerde dini liderlerinin önderliğinde kilise ya da sinagog çevresinde yaşamakta, iş yerleri de bu yerleşimlerin yakınında kuruluydu. Müslümanlar tarihi yarımadanın merkezinde yaşar, yabancıların çoğu Galata’da, diğerleri de Marmara Denizi ve Haliç kıyılarında otururdu. Kumkapı-Samatya bölgesi Ermeni, Fener bölgesi Rum, Balat-Hasköy bölgesi ise Musevi yerleşmeleri olarak gelişmişti. Boğaziçi kıyılarına dizili köylerde ise zamanla bazı etnik gruplar ve sefarethaneler yerleşmişti. Yaz başlarında padişahın emriyle gidilen yazlıklarda görkemli konaklar olarak kıyıları süslerdi. Mayıs ortasında yazlığa gidilir, kasım sonuna doğru merkeze dönülürdü.

17’nci yüzyılda iki kıyıdaki iskelelerin çevresinde meyhane, dükkan ve erzak depoları oluşmaya başladı. Yalılardan denize açılan kapılar ve kayıkhaneler vardı. Artık Boğaziçi deniz kenarında dikili birbirinden güzel yalılar anlamına geliyordu. Zamanla farklı dönemleri ve mimari üslupları yansıtan yalılar İstanbul’un taşıdığı en değerli kültür miraslarından oldu. Günümüze yaklaşık 360 tanesi ulaşabilmiş bu yapıları yakından tanımak tarihin tozlu sayfalarında kaybolmaya yüz tutmuş bin bir hikâyeyle karşılaşmak demek oluyor.

Örneğin Kandilli’ye biraz yakından bakıldığında şunlar görünür: Akıntıburnu’nu dönünce Kamberçe, Tophanelioğlu ve Clifton Yalıları sıralanır. Tek katlı Arslanyan Yalısından sonra da denize doğru dik eğimli arsanın sağındaki büyük bir bina olan Sultan II. Mahmut’un damadı Halil Mehmet Rifat Paşa’nın konağı gelir. Bu yapılar Vaniköy’ün yerleşime açılmasıyla yapılmıştı. Kandilli ile Vaniköy’ü ayıran ve denize dik inen yamacın karşısındaki geniş manzara, yalıların burada yoğunlaşmasını getirmişti. Boğaziçi’ni dikey açıdan görüyor, ufku İstanbul silueti süslüyordu

Yalı dizisinin arkasından iki semti birbirine bağlayan yol geçer ve bu yapıların hemen hepsi yamacın çeşitli kotlarında oluşturulan set bahçelere yayılır. Bu yüzden de yolun kara tarafında istinat duvarları yapılmıştı. Denize doğru inen arazideki en üst kotta ise Adile Sultan Sarayı görünürdü. Sultan II. Mahmut’un kızı Adile, Osmanlı hanedanındaki en önemli kadın şairdi. Çocuklarının eğitimine büyük önem veren Sultan II. Mahmut, kızının din, edebiyat, müzik ve hat dersleri almasını, çok iyi bir hattat ve şair olarak yetişmesini sağlamıştı. Tepede, denize dik olarak uzanan saray, her iki yönde de geniş bir manzaraya sahipti. 1861-1870 arasında sarayın başmimarı Sarkis Balyan tarafından inşa edimiş, 1912’de kız lisesine dönüştürülmüştü. Diğer yüzlercesi gibi bir gün yandı.

Boğaziçi’nin incileri olan yalılar, sırtını korulara, ayaklarını denize vermiş cennet bahçeleri gibidir. İki yakada geniş bir alana yayılmış olmaları, turistik tekne turlarını vazgeçilmez bir etkinlik kılıyor. İyi bir rehbere rastlayanlar, bu yapıların dış cephe renklerinin Osmanlı dönemindeki anlamlarını da öğrenebiliyor. Renk sistemine göre devlet mensupları kırmızı renkli aşı boyalı yalılarda otururdu. Pastel renkli yalılar Müslümanlara, gri tonlarındakiler gayrimüslimlere aitti.
Boğaziçi Osmanlı Hanedanı için de en gözde mekânlardandı. Sultan ve yakınları burada çok sayıda yalı ve saray inşa etmişti. İstanbul’un en güzel yerine kayıtsız kalmadıklarını gösteren yapılar arasında Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi, Beşiktaş sahil sarayları ve Küçüksu Kasrı önde gelen örnekler.

Ünlü yazar Abdulhak Şinasi yalıları imparatorluğun etnik çeşitliliğin yansıması olarak görürdü: “Eski büyük yalılar Osmanlı İmparatorluğu’nun küçük birer minyatürü gibiydi. Dadı Çerkez, bacı Zenci, hizmetçi Rum, evlatlık Türk, sütnine melez, kâhya Trakyalı, ayvaz Ermeni, aşçı Bolulu, kayıkçı Rum, haremağası Habeş, bahçıvan Arnavut olurdu. Bu unsurlar, bir çatı altında toplanıp imparatorluktaki kültürel karışımı sürdürürdü.”
Mimarisi hayranlık uyandıran yalılar, günümüzde dünyanın en pahalı konutları arasında yer alıyor. Örneğin Zeki Paşa Yalısı, dünyanın en pahalı on evi arasında gösteriliyor. Tekneyle geçenlerin yıkandan gördükçe imrendiği, hayallere daldığı, hikâyesini merak ettiği onlarca harika yalıda yaşananlar ve yaşayanlar hakkındaki dedikodular ise bir başka yazı konusu.