Denizin Dili: Akdeniz Mimarisi
Akdeniz haritasında Avrupa’nın Afrika’ya en yaklaştığı yer Sicilya’dır. Bu İtalyan adasını Tunus’dan bir boğaz ayırır. Bu da insanın aklına bu iki farklı kültürün birbirini çok etkilemiş olacağını getirir. Oysa Tunus’da halkın büyük çoğunluğu İtalyanca değil Fransızca konuşmakta, Sicilyalılar için de karşısındaki Mağrip ülkesi pek bir şey ifade etmemektedir. Dünya üzerinde birbirine bu kadar yakın olup da bu kadar zıtlık sergileyen iki başka kültür bulmak zordur. Deniz bazen kültürlerarası bir sınır oluşturuyor ama ortak bir dil yine de bulunabiliyor. Akdeniz’de bu dil mimari.
Akdeniz’in değdiği her kara parçasında mimari ortak unsurlar bulmak mümkün.
Çizmenin ucundaki ada kendi gelenekleri, kendi mimarisi, kendi coşkusu ve ahlakıyla aslında kuzey İtalya’nın da tam bir antitezi gibidir. Tunus da Avrupa’nın herhangi bir noktasına birkaç saat mesafede olmasına rağmen gerek egzotizmi gerek tarihi Roma kalıntılarıyla genel Afrika imajina uymaz. Bu iki kokteylin verdiği ortak lezzet, küçük şaşkınlıklar yaratmak kadar mimari doku bakımından ortaklık sergiler. Bunun sebebi de Akdeniz ortak paydasında buluşmalarıdır. Sadece bu iki birbirine zıt örnekte değil, Akdeniz’in sularının değdiği her kara parçasında mimari ortak unsurlar bulmak mümkün. Bu unsurlar da ortak bir paradigma olan duyarlılıktan kaynaklanıyor.

Akdeniz ülkelerindeki sivil mimarinin modern tarihini belirleyen üç dönem var: İki savaş arasındaki zorunlu tasarımlar, otuz yıllık altın çağ ve yüzyıl sonu. Bu zaman sürecinde saf Akdeniz üslubundan arkaik tarzlara ardından da gerçekçiliğe doğru bir gidiş gözlemleniyor. Bu bakış açısıyla oldukça geniş bir gözlem alanı taramak mümkün. Bu süreci örnekleyen sayısız ikonik sivil mimari örneği saymak mümkün. Kartaca’daki Le Corbusier ve Jeanneret tasarımı Villa Baizeau’dan Napoli’deki Cozenza ve Rudolfsky tasarımı Villa Oro’ya kadar modern mimari tarihinin kilometre taşları olarak gösterilen o kadar çok eser var ki, sadece 20. yüzyıl Akdeniz mimarisine odaklanmış bir turist rehberi bile oluşturulabilir. Çünkü bu keyif mücevherleri aynı zamanda dolce vita’yı çağrıştiran Ibiza, Majorka, Hyères, Cassis, Antibes, Capri, Cerba gibi herkesin bir gün ziyaret etmek istediği cazibe merkezlerine serpiştirilmiş durumda.
Akdeniz kıyılarına dantel gibi işlenmiş, beyazın ağırlıkta olduğu, indigo mavisiyle satır araları çizilmiş sivil geleneksel mimariyle oluşmuş dokunun hakimiyeti içinde kendini gösteren modernist mimari tavırların Çözümlenmesinde birkaç temel kavram belirleyici rol oynuyor. Yerellikten doğan antropolojik ve konjonktürel etkilerle, klasik evrensel estetiğin temel bakış açısı olduğu görünüyor. Modern çizgiler bu temel üzerinde oluşurken geçmişten beri gelen saf ve arkaik dokular da korunuyor. Özetle modernizmin Akdeniz mimarisine yıkıcı yaklaşmadığı söylenebilir. Özellikle 1930’lu yıllarda diğer disiplinlerde rastlanan kökten kopuşun yerini bölgesel bir gerçekçilik alıyor. Kısacası tasarım devrimi bu bölgeye özel bir itinayla yaklaşmış, kosmosla uyum içinde kalmaya dikkat etmiş gibi görünüyor. Sonuç ise çok basit iki kelimeyle özetlenebilir: Güzel ve sakin.