Deniz Kaplumbağasının Yaşam Çabası
Tarihin tek sessiz tanıkları sadece taşlar değil. Bazen yüzlerce yıllık bir ağacın gövdesi, bazen de milyonlarca yıl aynı suları arşınlamış bir deniz kaplumbağasının maviliğin pırıltısı içindeki asude yüzüşü de binlerce yılı çağrıştırır.
Akdeniz’in suları tarih boyunca hangi medeniyetlere, hangi savaşlara, hangi aşklara şahitlik etti bir düşünün. Ve deniz kaplumbağaları tüm bu geçmişin parçasıydı. Yaklaşık 110 milyon yıldır, dinozorların yaşadığı zamandan bu yana dünyanın bir parçası onlar. Yani aslında, denizleri ve sahilleri biz onlarla paylaşıyoruz, onlar bizimle değil.
Dünyada yedi farklı deniz kaplumbağası türü var ve hepsinin de soyu tükenme tehlikesi altında. Bu türlerden yalnızca ikisi Akdeniz sahillerini düzenli olarak ziyaret ediyor ve buralara yumurta bırakıyorlar: iribaş deniz kaplumbağası (Caretta caretta) ve yeşil deniz kaplumbağası (Chelonia mydas). Bu ikisinin dışında, beslenmek için veya yanlışlıkla Akdeniz sularına yolu düşen deri sırtlı deniz kaplumbağası, gündüz yuvalayan kaplumbağa ve atmaca gagalı kaplumbağa da nadiren Ülkemiz kıyılarında görülebiliyor.
Deniz kaplumbağaları, sürüngenler sınıfının üyeleri. Ama yaşamlarının neredeyse tamamını suda geçirdikleri için su yaşamına uyum yapmış bir vücuda sahipler. Karapas adı verilen üst kabukları, kara kaplumbağalarininki gibi kubbe şeklinde değil, suda yüzmeye daha uygun bir yapıda. Tatlı su kaplumbağalarından daha iri oldukları için, üst kabukları da onlardan daha yassı, daha aerodinamik bir şekle sahip. Deri sırtlı deniz kaplumbağası dışındaki tüm türlerde bu üst kabuk iri keratin plakalarla kaplı. Karapas boyutları ve keratin plakalardaki halkaların sayısı, yaşları konusunda bilgi veriyor araştırmacılara. Yavrular yumurtadan çıktıklarında genellikle tekdüze ve koyu renklere sahipler. Büyüdükçe, kabukları daha karakteristik renkler alıyor ve plakalar üzerinde farklı desenler ortaya çıkabiliyor. Plastron adı verilen alt kabukları da keratin plakalardan oluşuyor. Hem alt hem de üst kabuktaki plakaların sayıları ve diziliş şekilleri, türlerin teşhisinde kullanılıyor.

Türteşhisinde kullanılan diğer karakterler ise burun kısımlarının üzerinde, gözlerinin arasındaki bölgeye denk gelen prefrontal pulların sayısı ve kafatası yapıları. Bir diğer önemli özellikleriyse, kara kaplumbağalarının aksine, başlarını ve ön/arka üyelerini kabuklarının içine çekemeyişleri. Ön ve arka üyeleri, ayaklarla sonlanan bacaklardan çok yüzgeçlere benziyor. Bu üyelerin ucunda bulunan ve farklı türlerde farklı sayıda olan tırnaklarının epey keskin olduklarını söyleyebiliriz. Alt kabuklarına yapışık güçlü kasların desteklediği bu “yüzgeçler” sayesinde sayede suyun içinde müthiş bir zarafetle hareket edebiliyorlar. Kuyrukları da su içindeki hareketlerinde dümen görevi görüyor. Erkeklerin kuyrukları epey uzun ama dişilerde kuyruk boyu, vücudun en arkasındaki “kloak” adı verilen açıklığı çok az geçecek kadar. Bu, su içinde çiftleşme esnasında kuyruğun zorluk çıkarmamasını sağlıyor. Tırnaklarını da çiftleşme esnasında birbirlerini tutmak için kullanıyorlar.
Yaşamlarının çoğu suda geçse de akciğer solunumu yapıyorlar. Bu nedenle de belirli aralıklarla su yüzeyine çıkıp nefes almak zorundalar. İşte bu esnada, yavru deniz kaplumbağaları bazı kuşlara yem olabiliyor ve erginler de tekne pervaneleri veya balıkçı oltaları gibi tehlikelerle karşı karşıya kalabiliyorlar. Omurga ve kaburgaları, kabuklarına yapışık olduğu için, hem başlarına hem de kabuklarına aldıkları darbeler ölümcül etki yaratabiliyor.
Koku alma ve görme duyuları gayet iyi deniz kaplumbağalarının. İşitme duyuları içinse aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Burun delikleri, su altında olduklarında özel bir yapıyla kapatılıyor ve akciğerlere su kaçması önleniyor. Görüşleri üç boyutlu ve hem renkleri hem de parlaklığı son derece başarılı algılıyorlar.
Deniz kaplumbağalarının dişleri yok. Bunun yerine, “rampoteka” adı verilen ve kabaca gaga olarak adlandırabileceğimiz çene çıkıntılarının üzerinde keskin keratin çıkıntılara sahipler. Bazı türler sadece otçul (herbivor), bazıları da etçil (karnivor) besleniyor. Doğal olarak, rampoteka yapısı, türün beslenme şekline uyumlu bir morfoloji sergiliyor ve otçul beslenen deniz kaplumbağalarında etçil olanlar kadar keskin olmuyor.
Örneğin, iribaş deniz kaplumbağaları ağırlıklı olarak etçil (karnivor) besleniyorlar. Son derece güçlü çeneleriyle kabuklu deniz hayvanlarını rahatça çiğneyebiliyorlar. En sevdikleri besin, denizanaları. Ne yazık ki bazen suya atılmış plastik poşetleri denizanası zannederek yutabiliyor, bazen de balık ağlarını ve olta misinalarını yanlışlıkla yutabiliyorlar. Yeşil deniz kaplumbağalarıysa otçul (herbivor). Onlar da deniz çayırlarında kendilerine ziyafet çekiyorlar. Denizlerin bu kocaman kadim sakinleri, denizanalarının ve yosunların aşırı çoğalmalarını önlemede son derece etkililer. Ölü bulunan deniz kaplumbağalarının midelerini inceleyen araştırmacılar, onların beslenme alışkanlıkları ve ölüm nedenleri hakkında bilgi sahibi olabiliyorlar.
Ne mi içiyorlar? Elbette su içiyorlar. Deniz suyuyla aldıkları tuzun fazlasını da gözlerinin arkasında bulunan tuz bezleri yardımıyla dışarı atıyorlar.

Deniz kaplumbağasının yaşam serüveni, sıcak kumun altına gömülü yuvasında başlıyor.
Bir deniz kaplumbağasının yaşam serüveni, sıcak kumun altına gömülü yuvasında başlıyor. Anne deniz kaplumbağasının kumlu sahillerde dikkatle seçtiği bir noktada açtığı, sonra da hayranlık verici bir özenle kapatarak gizlediği bir yuvada. Tıpkı bir tavuğun yumurtalarını vücuduyla ısıtması gibi, kum ısıtıyor bu yuvalardaki yumurtaları. Yaklaşık 6-10 hafta süren kuluçka periyodu, kum ne kadar düzgün ısınırsa o kadar kısalıyor. Kuluçka periyodunun tam ortasına gelen dönemdeki ortalama yuva sıcaklığı, yavru deniz kaplumbağalarının cinsiyetini belirliyor. Genel olarak 30°C altında ağırlıklı olarak erkek, bu derecenin üzerinde de ağırlıklı olarak dişi yavrular çıkıyor yuvadan. Bu sıcaklıklar deniz kaplumbağası türlerine göre değişiklik gösterebiliyor. Örneğin, Caretta caretta ve Chelonia mydas için erkek yavruların geliştiği sıcaklıklar daha çok 24-28°C aralığı.
Deniz kaplumbağası yumurtaları birçok hayvan için değerli bir besin kaynağı. Tilki, rakun, yengeç, martı başta olmak üzere bazı kuş türleri, ülkemizde olmasa da ateş karıncaları, bazen de sirf meraktan yuvaları açan köpekler nedeniyle bir yuvanın içindeki yumurtaların tamamı veya bir kısmı zarar görebiliyor. Bazen de insanlar açıyor yuvalarını.
Her şey yolunda giderse, bu sürenin sonunda gelişimlerini tamamlayan deniz kaplumbağaları yumurtalardan çıkıyorlar ve birbirlerine yardım ederek kumsal yüzeyine ulaşıp, gecenin serinliğinde denize gidiyorlar. Ama o kadar da basit değil bu iş. İlk büyük sınavlarını bu kısa yolculukta veriyorlar. Sahilde onları bekleyen avcılar var. Küçücük yüzgeçleriyle aşmayı başaramayabilecekleri engeller ve tuzaklar da. Kumdaki bir çukur veya sıradan bir traktör izi, onlar için çok ciddi tehlikeler. Ay ışığından daha parlak olan tüm ışıklar da onları yanıltıyor. Güneş çıkıncaya kadar avcılara ve diğer tehlikelere göğüs gerip denize ulaşmayı başarmak zorundalar, yoksa hem enerjileri azalıyor hem de yaz sıcağında kavrulma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar.
Denize ulaşan yavrular, içgüdüsel olarak durmaksızın yüzerek (ki buna “yüzme çılgınlığı” adı veriliyor) beslenme alanlarına ulaşıyorlar. Bu ana kadarki enerjileri, yumurtadan aldıkları besinden geliyor, güvenli alanlara ulaşıncaya kadar beslenmiyorlar. Denizdeki yaşamları da tehlikelerle dolu. Doğal avcıları olan deniz canlılarıyla, çöplerle, ağlar ve oltalarla, bazen de besin azlığıyla sınav veriyorlar. Yine her şey yolunda giderse, kendilerini koruyabilecek boyuta erişiyorlar ve 25-30 yaşında üreme olgunluğuna ulaşıp yeniden kumsallara yöneliyorlar.
Hava ısınmaya başladığında, yumurtadan çıktıkları sahillere doğru gidiyorlar ve çiftleşmeleri deniz içinde gerçekleşiyor. Sonra da dişiler yumurta bırakmak için kumsala çıkıyorlar. Erkek deniz kaplumbağalarınaysa son derece nadir rastlanıyor kumsallarda. O kocaman gövdelerini karada taşımaları oldukça zor. Ömürlerinin çok büyük kısmı denizlerde geçtiğinden, denizin kaldırma kuvvetiyle yaşamaya alışkınlar. Karadaki yerçekimi onlara fazla geliyor ve uzun süre karada kaldıklarında akciğerlerine baskı yapıyor kabuklu gövdeleri. Soluk alıp vermeleri de hareket etmeleri de güçleşiyor.
Birkaç yılda bir ürüyor deniz kaplumbağaları, ama yumurta bıraktıkları zaman tek yuvayla yetinmiyorlar. Koruma çalışmalarının bir parçası olarak yapılan markalamalar bize gösteriyor ki, gerçekten de dişiler 2-3 yıl arayla aynı kumsallara gelerek yumurtluyorlar ve yumurtladıkları yıllarda 2-4 arası yuva yapıyorlar.
Yuvaların derinliği ve bırakılan yumurta sayısı da türlere göre değişiyor. Kural olarak, daha iri deniz kaplumbağaları daha derin yuvalar açıyor ve bu yuvalara daha fazla sayıda yumurta bırakıyor.
Bir anne deniz kaplumbağası, kumsala çıkmadan önce uzaktan gözlem yapıyor. Kumsalda herhangi bir tehlike olmadığına karar verirse dalgaların kucağından ayrılıyor ve yuva yapmak için uygun bir nokta aramak için karaya çıkıyor. Bu noktayı bulduğunda da başlıyor arka üyelerini becerikli birer kepçe gibi kullanarak yuvasını açmaya. Tombul bir vazo şeklinde açtığı yuvaya yumurtladıktan sonra da yine arka üyeleriyle güzelce bastıra bastıra yuvasını kapatıyor. Denize geri dönmeden önce de yuvanın üzerine kum atarak iyice gizlemeyi ihmal etmiyor. Ve sonra, aynı döngü yeniden başlıyor.
Deniz kaplumbağaları hakkında bildiklerimizin neredeyse tamamı yumurtalamaya gelen ergin dişiler, kumsallardaki yuvalar ve bu yuvalardan çıkan yavruları konu alan koruma çalışmalarına dayanıyor. Suyun içinde geçen yaşamları ve davranışları hakkındaki bilgilerimiz ise oldukça sınırlı. Bazılarının beslenme alanları, üreyip yumurta bıraktıkları yerlerden çok uzakta. Muazzam mesafeler anlamına gelen bu yolculuklarda belirli “göç koridorları” izledikleri biliniyor. Kabuklarına takılan uydu izleme aygıtları yardımıyla bu yolculuklar kısmen de olsa izlenebiliyor. Ve artık birçoğumuzun bildiği gibi, yumurta bırakmak için kendi doğdukları üreme alanlarına geri dönüyorlar.
Özellikle yumurtlama döneminde yapılan çalışmalar ise hem soylarının korunması hem de biyolojilerinin daha iyi anlaşılması açısından önemli. Bu koruma çalışmalarında, yuvaların düzenli takibiyle yumurtalara zarar gelmesi önleniyor ve olabildiğince çok sayıda yavrunun denize ulaşması sağlanıyor. Bu esnada yerel halk, turistler, turizm tesisleri ve yönetimler bilgilendiriliyor. Yaralı veya yardıma ihtiyaç duyan erginlerle ilgileniliyor. Dünyadaki tüm bilinen yuvalama kumsallarında, benzer çalışmalar yapılıyor. Buna karşın, ortalama her 1000 yumurtadan sadece 1 tanesi başarılı ve sağlıklı bir şekilde üreyecek yaşa ulaşabiliyor.
Deniz kaplumbağaları, dünyanın tüm iliman denizlerinde yaşıyorlar ve nispeten az eli değmiş, kum yapısı uygun kumsallara yumurtluyorlar. Akdeniz, özellikle iribaş ve yeşil deniz kaplumbağaları için son derece önemli bir yuvalama alanı. Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin çoğunda yuvalama kumsalları var. Türkiye de en fazla yuvalama kumsalına sahip ve bu kumsallarda en fazla koruma çalışması yürüten ülkelerden biri. Bern Sözleşmesi ve CITES kapsamında, ülkemizdeki yuvalama sahilleri ve buralara yuvalayan türler (Caretta caretta ve Chelonia mydas) koruma altında. (CITES: Nesli tehlike altındaki türlerin ve bu türlere ait yan ürünlerin uluslararası ticareti konusunda kurallar koyan ve düzenleyen bir sözleşme.)
Yine de halen, bazı ülkelerde besin amaçlı olarak ergin kaplumbağalar avlanıyor veya yumurtaları alınıyor. Kabuklarından hediyelik eşya üretiliyor, yağları kullanıliyor. Yuvalama alanları tahrip ediliyor, kumsal kullanımı nedeniyle yuvaları zarar görüyor ve yapay ışıklar nedeniyle yavruların denize ulaşması engelleniyor. Balık ağları ve tekneler, yaşamlarını tehdit ediyor. Denizlerdeki ve kumsallardaki çöpler ise belki daha büyük tehdit onlar için. Neyse ki, insan etkisiyle ortaya çıkan bu olumsuzlukları telafi etmek için uğraş veren birçok çalışma grubu var. Neredeyse 20 yıldır Antalya’nın Belek bölgesinde çalışan Ekolojik Araştırma Derneği (EKAD) de bunlardan biri.
Deniz kaplumbağalarına yönelik izleme ve koruma çalışmaları genellikle gönüllülük üzerinden yürüdüğü için, bu çalışmalara maddi destek sağlanması büyük önem taşıyor. Hem onların hem de dünyanın geleceği için.